Bu siyasi bir strateji mi?

Türkiye’de artık gündem o kadar hızlı değişiyor ki, daha dün “olağanüstü” dediğimiz birçok olay bugün sıradan bir haber başlığı hâline gelmiş durumda. Ekonomi, siyaset, adalet ve toplumsal hayat; hepsi aynı anda alarm veriyor ama sanki kimsenin çaresizliği yokmuş gibi davranılıyor.
Ekonomide yaşanan derin sıkıntılar, resmî açıklamalarla örtülmeye çalışılsa da vatandaşın cebindeki gerçek, istatistiklerin çok ötesinde. Pazara çıkan emekli, markette fiyat etiketine bakan genç, kirasını denkleştirmeye çalışan aile için “iyimser tabloların bir karşılığı kalmadı.
Her geçen gün biraz daha fakirleşen geniş bir kesim varken, sorumluluk almak yerine suçu zamana, küresel gelişmelere ya da geçmiş iktidarlara atmak artık ikna edici olmuyor.
Ülkemizde artık yoksulluk bir istisna değil, neredeyse resmi bir düzen hâline geldi.
En ağır bedeli ödeyenler ise yıllarca çalışmış, primini “emekliliğini düşünerek” peşinen günü gününe yatırmış Bağ-Kur ve SSK emeklilerinin hali bu mu olmalıdır?
Emekli olduktan sonra “insanca yaşayacağız” hayali kuran milyonlar, bugün ayın sonunu değil, haftanın sonunu nasıl getireceğini düşünüyor.
Bağ-Kur emeklisi için durum daha da vahim. Aynı ülkede, aynı pazardan alışveriş yapan, aynı faturaları ödeyen insanlar arasında yalnızca sigorta türüne göre bu kadar büyük maaş farkı olması açık bir adaletsizliktir.
SSK’lı emekli düşük maaşla sürünürken, Bağ-Kur’lu emekli neredeyse yok sayılıyor.
Kırk yıl devlete vergi verdim, otuz yıl BAĞ-KUR pirimi ödedim, aldığım maaş on dokuz küsür TL diye dert yanan bir vatandaş derdini anlatırken ağladı ve içimiz sızladı.
Yıllarca devlete yük olmak yerine “katkı vererek” çalışmış bu insanlar, bugün devlete yük gibi gösteriliyor. “İNSAF BE YAHU”
Yetkililer ekranlardan “refah artıyor” derken, emekli markette kasiyerin karşısında ezik duruma düştüğü için mahcup oluyor, neredeyse yerin dibine giriyor.
“Sabredin” deniyorlar, ama sabrın da bir sınırı var. Sabır, açlığa çare değil, çaresizliğe dönüşmüş durumda.
Emeklinin torununa harçlık veremediği, katma payı ile vergi ekleri yüzünden ilacını alıp tedavi olamadığı, zoraki yarım doz kullandığı, etiket okumaktan alışveriş yapamaz hâle geldiği bir tabloyu hâlâ “geçici sıkıntı” diye anlatmak, gerçeği insafsızca inkâr etmektir.
Sorun yalnızca ekonomi de değil. Siyasetin dili sertleştikçe, halkın derdi daha da görünmez oluyor.
Eleştiren herkes ya “nankör” ya da “bozguncu” ilan ediliyor. Oysa emeklinin sorduğu soru çok basit: “Ben bu ülkeye yıllarımı verdim, karşılığı bu mu?”
Adalet duygusu zedelendiğinde, rakamların hiçbir önemi kalmaz. Aynı koşullarda yaşamayan insanlar için yapılan eşitsiz düzenlemeler, toplumsal barışı da kemirmektedir.
Bugün Bağ-Kur ve SSK emeklilerinin yaşadığı perişanlık, yarın tüm toplumun ortak sorunu hâline gelir.
Bu ülke emeklisine bakarak geleceğini görür. Emeklisi yoksul olan bir ülkenin, yarına dair umut üretmesi mümkün değildir.
Görmezden gelinen her hayat, büyüyen bir vicdan borcudur. Ve o borç, er ya da geç tahsil edilir.




























