Bayramları zehir eden savaşlar

Takvimler yine bir bayramı gösteriyor. Çocukların şeker hayali kurduğu, büyüklerin “nerede o eski bayramlar” diye iç çektiği, mezarlıkların kalabalıklaştığı günler… Ama bu yıl — aslında son yılların çoğu gibi — bayramın eşiğinde duran dünya, bir bayram sabahına değil, bir matem sabahına uyanacak kadar karanlık. Çünkü bazı coğrafyalarda bayram, yeni elbise değil kefen demek; bayram şekeri değil, barut kokusu demek; bayram namazı değil, toplu cenaze namazı demek.
İnsanlık, tarihin en büyük çelişkilerinden birini yaşıyor: Bir yanda “barış”, “insan hakları”, “medeniyet” nutukları atan güçler; diğer yanda şehirleri haritadan silen bombalar, çocukları istatistik sayan raporlar ve ölümleri “kaçınılmaz kayıp” diye adlandıran soğuk yüzler… Bu, sıradan bir savaş dili değildir; bu, modern çağın cilalanmış faşizmidir. Kravatlı, diplomatik, ekranlarda makyajlı görünen ama özünde aynı karanlık zihniyeti taşıyan bir faşizm.
Faşizm yalnızca üniforma giymez. Bazen takım elbise giyer, bazen ekranlardan konuşur, bazen de sessiz kalır. Sessizlik de suçun en gürültülü halidir. Çünkü bombayı atan kadar, o bombayı görmezden gelen de o yıkımın ortağıdır.
Bayram, paylaşmak demektir deriz. Peki neyi paylaşıyoruz? Acıyı mı, korkuyu mu, yoksa utancı mı? Dünyanın bir köşesinde anneler, çocuklarının parçalanmış bedenlerini torbalardan tanımaya çalışırken; başka yerlerde bayram sofraları kuruluyor, kahkahalar yükseliyor. Elbette kimse gülmesin demek değildir bu. Ama insanlığın ortak vicdanı, en azından bir an durup “Bu nasıl bir dünya?” diye sormalı değil mi?
Bayram, affetmek demektir deriz. Ama affedilmesi gereken bireysel kırgınlıklar değil artık; affedilmemesi gereken kitlesel suçlar var. Çocuk katliamı affedilmez. Açlığa mahkûm edilen halklar affedilmez. Hastanelerin, okulların, ibadethanelerin hedef alınması affedilmez. Bunlar savaş değil, insanlığa karşı işlenmiş suçlardır.
Bayram, barış demektir deriz. Ama barış, yalnızca silahların susması değildir; adaletin konuşmasıdır. Adalet yoksa barış sadece kısa bir ateşkestir. Ve ateşkesler, çoğu zaman yeni saldırılar için verilen molalardır.
En acısı da şu: Bu vahşeti yapanlar kadar, bunu alkışlayan ya da “ama” diyerek meşrulaştıran kalabalıkların varlığıdır. Faşizm, yalnızca yönetenlerin değil, kitlelerin de içinden beslenir. İnsan, başkasının ölümüne kayıtsız kaldığı anda insanlığından bir parça kaybeder. Bir süre sonra geriye sadece korku, nefret ve güç kalır.
Bayram sabahı geldiğinde bazı evlerde kahvaltı masası kurulacak, bazı evlerde ise boş sandalyeler… Bazı çocuklar harçlık sayacak, bazıları ise artık sayamayacak. İşte bayramın en sert gerçeği budur: Aynı gün, aynı dünya, ama bambaşka kaderler.
Belki de bugün bayramı gerçekten anlamlı kılmanın tek yolu, neşeyi kısmak değil; vicdanı yükseltmektir. Dua etmek sadece kendimiz için değil, tanımadığımız insanlar için de etmektir. Bayram mesajları sadece tanıdıklara değil, insanlığa yazılmalıdır.
Çünkü bayram, eğer sadece bizim evimize uğruyorsa bayram değildir. Bayram, en çok yetimin kapısını çaldığında bayramdır. En çok savaşın sustuğu gün bayramdır. En çok silahların değil, insanların kazandığı gün bayramdır.
Aksi halde geriye şu soru kalır!
Dünyanın yarısı yanarken, diğer yarısının bayram yapmasının adı gerçekten bayram mıdır — yoksa sadece unutma ve duyarsızlaşma yeteneğimizin kutlaması mı?
TÜM OKURLARIMA MUTLU BAYRAMLAR DİLİYORUM.




























